Vur de vuralım öl de ölelim!

30 Mart 2013 tarihinde www.gazete5.com'da yayınlanmıştır.

Zamanı gelmişti. Genel Başkan, yayınladığı genelgede, 'şimdi ölmek, öldürmek vaktidir' demişti. Vatan elden gidiyordu, harekete geçilmeliydi.

Bu yazıda yazılanlar tamamen hayal ürünü bir senaryodur!

“VUR DE VURALIM, ÖL DE ÖLELİM”

Kuaför çırağı Fuat, -10 yıldır kuaförlerde çalışmasına rağmen hala kalfa olamamıştı, hatta resmi olarak çırak bile olamamıştı, çünkü çırak olabilmek için ilköğretimi bitirmesi gerekiyordu- bu çağrıyı emir saydı,dükkândaki en sivri makası seçti ve yan dükkânda pidecilik yapan Erzincanlı Hasan’ın böğrüne saplamaya gitti. Erzincanlı ve biraz da kara kuru diye “Kürt Haso” diyorlardı O’na. Gerçekten Kürt müydü, Hasan bile bilmiyordu. Aslında Hasan’la bir alıp veremediği yoktu Fuat’ın, dükkânında çok yemek yemiş, müşterileri olmadığı zamanlarda kapı önünde futbol muhabbeti yapmış, milli takımın başarısızlığından konuşmuşlar, gelip geçen kızlara birlikte bakmışlardı. Hükümet, Kürtlerle görüşmeler yapıyor, eyalet sistemi tartışılıyor, federasyondan bahsediliyor, yerel özerklik, insan hak ve özgürlükleri, barış sözcükleri havada uçuşuyordu. Yerel özerklik ne demekti? Bilmiyordu Fuat. Gerçekten Türk müydü, onu da bilmiyordu. Anayasa’nın ne olduğunu da çok iyi bilmiyordu, ama öyle cahil de sayılmazdı. Bekir’in, Emin’in yazılarını okumuş, Mustafa’nın feysbuktan yayınladığı resimlere bakmış, vatanın elden gittiğine iman etmişti. Memlekette “vatan haini” olmayan tek siyasi lider de “zamanı geldi” çağrısı yapınca, makasını alıp vatan kurtarmaya çıkmıştı.

……………………..

Doktor Recai, “çık” dedi, derdini tam anlatamayan yaşlı kadın hastasına, “çık dışarı, 80 senedir bir Türkçe konuşmasını öğrenemediniz, defol git, Kürt doktorlar baksın sana.” Doktorun ne söylediğini tam anlayamamıştı yaşlı kadın, ama hal ve hareketlerinden dışarı çıkması gerektiğini hemen anlamıştı, 80 yaşındaydı ve 80 senedir –tıpkı derdini anlatamayan Türkler gibi- doktorlar tarafından çok azarlanmıştı. Hastayı odasından kovan Doktor Recai, sinirli sinirli internetten haberleri açtı, parti başkanının “vurun, öldürün” çağrısını okudu. Bir tabancası vardı elbette, uzun süredir belinden eksik etmiyordu. Elini beline attı, şöyle bir yokladı, muayenehanesinin kapısını açtı, belindeki silahın kendisine verdiği güvenle dışarı çıktı ve biraz önce azarladığı kadının oğlu Baran tarafından ensesinden vuruldu.

……………………………………..

Baran, 15 yıl önce PKK’ya katılmış, ömrünün 15 yılını mağaralarda geçirmişti. O da bitirememişti ortaokulu, babası eli ekmek tutsun diye inşaatlarda amelelik yapmaya göndermişti Mersin’e, ama o Mersin’den kaçıp dağa çıkmış, örgüte katılmıştı. Dağlarda keleş gezdirmek daha bi önemli hissettirmişti kendisini, hem Kürtleri esaretten kurtaracaklar, bağımsız bir devlet kuracaklardı. Bazen şüpheye düşüyor, Amerikan dolarları ve Rus silahları ile Türkleri ve örgüte sıcak bakmayan Kürtleri öldürüp, uyuşturucu kaçakçılığı yaparak, bağımsızlıklarını nasıl sağlayacaklarını bir türlü anlayamıyordu. Yoksa kullanılıyorlar mıydı, bilemiyordu. 6 ay önce barış olunca dağdan inmiş, anasının yanına dönmüştü, yıllarca adam öldürmekten katılaşmış, insanlıktan çıkmıştı. Dağda yatmaktan böbrekleri iflas etmişti. Hastaydı, kafası karışıktı, kazanan mıydı, kaybeden miydi, bilmiyordu,bilmiyordu ama şu Doktor “Türkçe bilmiyor” diye 80 yaşındaki anasını niye azarlıyordu ki? 15 senenin verdiği alışkanlıkla O da elini beline attı, namluya mermiyi sürdü ve soğuk demiri, açılan kapıdan dışarı çıkan Doktor Recai’nin ensesine dayayıp, mekanik bir soğukkanlılıkla çekti tetiği.

………………………….

Mustafa, Ankara’da gazeteciydi. Bir eşi, dünyalar tatlısı bir kızı vardı. Bir işi vardı, bir evi vardı Mustafa’nın. 3 dil biliyordu. İşi gereği sadece Türkiye gündemini değil, dünya gündemini de takip ediyordu ve inanıyordu ki, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur. Kürtler, cahil, geri kalmış, tarih boyunca hiçbir zaman bir devlet kuramamış, hiçbir zaman millet olamamış bir topluluktu.Velinimetlerine ihanet etmişlerdi, toptan yok edilmeleri gerekiyordu.” Bu sorunun çözülmesi iki şeye bağlıydı. Bir: Kürtler kayıtsız şartsız Türk olmayı kabul edecekler, Türkçe konuşacaklar, Türkçe Türkü söyleyeceklerdi, bunu kabul ederlerse Cumhurbaşkanı bile olabilirlerdi. -Cumhurbaşkanı olabilirlerdi ama Kürtçe konuşamazlardı.- İki: “Biz Kürdüz” demeye devam ederlerse eğer, son fertlerine kadar öldürülmeleri gerekirdi. Kendi tuzu kuruydu, eşi, işi, evi, arabası, parası vardı. Laf aramızda birisine silah sıkamayacak kadar da korkaktı. Bilgisayarının başına geçti, kırmızı beyaz al bayrağın üstüne, Atatürk’ün kalpaklı bir fotoğrafını oturttu, “vatan kurtarmak için ölmek, öldürmek vaktidir, haydi Fuat, vatanın sana ihtiyacı var, en sivri makası al ve sapla Hasan’ın böğrüne” yazdı.

“Vuralım, öldürelim” çağrısı dalga dalga yayıldı, bir milyon Türk ve bir milyon Kürt, vurdu, vuruldu, birbirini öldürdü. İç savaş çıktı, barış, huzur ve refah bir daha geri gelmemek üzere gitti bu topraklardan.

Türkiye’de bunlar olurken, Vashington’da İsrail gizli servisinden Şimon, Amerikan gizli servisinden Corc, Alman gizli servisinden Hans, Rus gizli servisinde İvan Ortadoğu haritasını önlerine açmış, Kuzey Irak, Suriye ve Akdeniz’deki petrolü nasıl paylaşacaklarını tartışıyorlardı. “Helal olsun şu milliyetçi lidere” dedi Şimon, “biz 100 senedir uğraşıyoruz, bir Türk-Kürt savaşı çıkaramamıştık. PKK’yı kurduk, 30-40 bin militan besledik, onca adam öldürttük, yine de yapamamıştık. Bir genelgeyle, bir günde yaptı adam. O’nu bu oyuna kim getirdiyse, Kıbrıs’ı verelim, hakkıdır.”

NASIL, ÇOK SAÇMALADIM DEĞİL Mİ?

AMA Bİ DAKKA DURUP DÜŞÜNÜN İSTERSENİZ.

TEK SAÇMALAYAN BEN MİYİM ACABA?

 
 

 

 
  Siyasetçinin El Kitabı   |   Önsöz   |   İçindekiler   |   Basında Kitabımız   |   İsteme Formu   |   Görüşlerim   |   Görüş ve Önerileriniz   |   İletişim

 
 Facebook Sayfası  Twitter Sayfası © 2012 Siyasetçinin El Kitabı - Yüksel Bölük